Balık Burcunun Dünyaya Gelme Amacı Nedir? – Yasemin Çulpan
Ağustos 30, 2026 2026-08-30 18:22Balık Burcunun Dünyaya Gelme Amacı Nedir? – Yasemin Çulpan
Balık Burcunun Dünyaya Gelme Amacı Nedir? – Yasemin Çulpan
Kendimi Bildim Bileli Gökyüzüyüm — 4. Bölüm Metni | Hazırlayan & Sunan: Yasemin Çulpan
Sevgili okurlar,
Kendimi Bildim Bileli Gökyüzüyüm adlı programın dördüncü bölümüne hoş geldiniz. Ben Yasemin. Bugün size Balık burcunu anlatmak istiyorum. Programın başlığının iddialı olduğunun farkındayım. Bir burca amaç yüklemek, onu çok mu fazla abartmaktır veya göklere çıkarmak mıdır? Ki bu söylemle, hakikaten biz insanlar burçları göklere, yani göğe çıkarttık. Bunu biz mi yaptık, yoksa o zaten gökte vardı da keşfetmeye mi başladık? Bu sorunun cevabını bilmiyorum ama çok merak ediyorum.
Neticede insanın gökyüzüyle olan haşır neşirliği yeni başlamadı. Çok daha öncesinde MÖ 30.000’ler… Belki daha da eski; belki arkeoloji alanındaki çalışmalar bu tarihi değiştirecek. Bilmiyoruz. Melih Cevdet’in Yağmurun Altında adlı şiirindeki mısrası gibi:
“Gökyüzünden başka çağ yoktur.”
Ama şu var ki, gökyüzünün hangi alanı olursa olsun, nerede kendini var ederse etsin, muhakkak aşağıdaki ve yukarıdaki eninde sonunda birleşiyor. İşte bu, benim içimi rahatlatıyor; çünkü var olan her şeyle bağlı olma hissiyatı, her nerede olursam olayım bir şeyin parçası olduğumu, bunu biliyor olmayı… Elbette her daim var olan bir his değil bu. En azından uygulamalı mitoloji, diğer bir deyişle astroloji, bu anlattıklarımı anlamlandırabilmek için önüme ışık tutuyor. Ben de elimden geldiğince sizlerle keşfettiklerimi paylaşmak istiyorum.
O hâlde Balık burcunun dünyasına girelim. Zaten var olan bir dünya mı, yoksa onu biz mi icat ediyoruz? Hep birlikte öğrenelim.
Öncelikle Balık’ı bir burçla ilişkilendirmeden önce yalnızca balığın kendisini düşünmek istiyorum. Gözlerinizi kapatıp bir an için “balık” sözcüğü karşısında aklınıza ilk gelen görüntüyü benimle de paylaşabilir misiniz? Ben, Balık deyince öncelikle hayvanlar âleminde bulunan bir canlı görüntüsüyle karşı karşıya kalıyorum. Zaten benim balıklara karşı şöyle bir ilgim var: onları saatlerce izlemek, suyun altında ne yaptıklarına şahitlik etmek… Onları izlerken öyle bir an geliyor ki sanki hiç bilmediğim bir zamanda Balık olduğum hissiyatına kapılıyorum. O an gördüğüm şeyin bir zamanlar ben olduğum mu, yoksa her şeyin her şeye çevrildiği bir sezinin düşüncesi mi, bilmiyorum. Sanki ben onların içindeyim, onlar da benim içimde. Sanki hiç durmadan yer değiştiriyoruz. Köşe kapmaca mı oynuyoruz, emin değilim.
Antik Yunan filozoflarından olan Anaksagoras, bu bahsettiğim şeyle ilgili, yani her şeyin birbirinin içinde eridiği, sınırların kalmadığı, hatta yekparelik bu, ayrıksın ama aslında değilsin, bütünsün, her şeyin her şeye çevrilebildiği, hatta çevrildiği… Tam da bu noktada Anaksagoras diyor ki:
“Her şey, her şeydedir.”
Emanuele Coccia da Bitkilerin Yaşamı adlı kitabında şöyle yazıyor:
“Her şey her şeydedir demek, ve dolayısıyla içe batmışlığın, dünyanın ebedî formu ve olanak koşulu olduğunu söylemek, her şeyden önce tüm fiziksel olayların içe batma olarak ve içe batma merkezinde ortaya çıktığı anlamına gelir.”
Burada Coccia, içe batmışlık derken Anaksagoras’ın söylediğini baz alıyor. Her şeyin birbirinin içinde olması manasında demek, bu içe batmışlık ve aslında dünyanın ebedî formu bu. O hâlde var olan her şey birbirinin içinde ve birbiri içinde olma hâli de ebedî, yani sonsuz. Bu, evrenin kendini ayakta tutabilme becerisi bence.
Burada Coccia’nın enfes bir benzetmesi daha var: “Dünya aralıksız bir bulaşmadır.” Devamındaysa, “Eğer her şey, her şeydeyse, bunun sebebi dünyadaki her şeyin dolaşabiliyor, aktarılabiliyor ve birbirine çevriliyor olması gerekliliğidir.” diyor.
Aslında hem benim demin söylediklerim, hem Anaksagoras’ın “Her şey, her şeydedir.” ifadesi hem de Emanuele Coccia’nın Anaksagoras’ın düşüncesinden hareketle dünyanın aralıksız bir bulaşma olduğunu dile getirmesi, tam anlamıyla Balık sembolizmini düşündürüyor. O hâlde göksel sembolizmde, diğer bir deyişle astrolojide, Balık burcunun en önemli sembolizmleri; erimek, sınırların dağılması ve her şeyin birbiriyle iç içe geçmesidir.
Balık burcunun dünyaya neden geldiğiyle ilgili bir şeyler söylemek istersem, önceliğim, onun hem zodyağın son burcu olmasından hem de Jüpiter ve Neptün gezegenlerinin yönetici burcu olmasından mütevellit, ben ve sen arasında bir ayrım yapamamasıdır. Çünkü Balık burcu, Oğlak gibi sınırlardan ve kurallardan hoşlanmaz. Disipline edilemez veya Aslan gibi kendi benliğini o kadar da önemsemez. Kahraman olmasına lüzum yoktur. Balık ancak erir ve erimek aslında başka bir şeye karışmak anlamına gelir. Ki zaten Balık burcunun doğasını incelediğimizde onun soğuk ve nemli bir doğası olduğunu görürüz. Soğukluk, var olanı bütün hâlde tutar. Bu soğukluğu mesafe olarak düşünmeyelim… Nemli olmasıysa kolay dağılabilmesi, geçirgen olmasıyla ilgilidir.
Balık, suyun içindeyken aslında her şeyin içindedir, kendisini her şeyin içinde görür ve kendini diğerlerinden ayırt edemez. Ki Balık’ın esasen zodyağın son burcu olmasından dolayı da benden söz etmek yerine her şeyle iç içe geçmek, benlikten vazgeçme söz konusudur. Bu yüzden yekparelik en çok Balık burcuna yakışır.
Zodyaktaki 12. ev, diğer on bir evi geçtikten sonra artık tekâmüle erdiğimiz, tamamlandığımız, geldiğimiz yere tekrar döndüğümüz yeri temsil eder. Tüm aşamalar tamamlandıktan sonra tekrar varoluşa karışacağız ve her şeyin içinde olacağız. Ki zaten öyleyiz de. Bu döngü devam edecek, hiç bitmeyecek. Evren kendini tekrar tekrar üretmeye devam edecek ve bu şekilde nefes alıp ayakta kalabilecek. Balık da bu döngünün son temsilcisi; karışımın, her şeyin her şeyle bir olduğu bir aşamanın gelinebilecek en üst noktası olarak kabul edilebilir.
Carl Sagan’ın Kozmos adındaki belgeselini bilirsiniz. Bu belgeselin bir bölümünde Carl Sagan:
“Biz kozmosun kendisini bilme yollarından biriyiz.”
der. Aslında burada insanın kozmostan ayrı bir varlık olmadığını ve bizzat içinde olduğunu ifade eder. Demem o ki, Balık burcu da tıpkı böyledir. Balık’ta ben-bütün ayrımı yoktur. Kendisini ayrı bir varlık olarak tanımlamaktansa bütünün içinde erimeyi göze alır; hatta bizzat varoluşunun yansımasıdır bu erime hâli. Nasıl ki Koç burcu, zodyağın ilk burcuysa ve bu burç, ben olabilmenin farkındalığını kazanabilmek için and içtiyse, son burç olan Balık’a gelindiğinde de bütünden ayrı bir ben olunamadığı kavranır. En başta bütünden kopan ben, tekrar bütüne geri döner.
Anne karnında geçirdiğimiz süre zarfında nasıl ki benlik bilinci yoksa, bunun sebebi anne karnındaki dönemin zodyak çemberinde 12. eve ve bu evin burcu olan Balık’a denk düşmesidir, astrolojiye göre de bir insan, zodyak çemberini birinci evden başlamak üzere tüm evleri sırasıyla dolaşır ve sonunda Balık’ın evi olan 12. eve ulaşır. Bu eve gelindiğindeyse kalan diğer on bir ev geride bırakılır. Tüm yaşam boyunca öğrenilen benlik bilinci, değerlerimiz, paramız, kaynaklarımız, öğrendiklerimiz, ailemiz, atalarımız, aşklarımız, hastalıklarımız, birlikteliklerimiz, sevişmelerimiz, inançlarımız, kariyerimiz ve gelecek hedeflerimiz… Tüm bu yollardan geçip 12. eve, Balık’a vardığımızda bu bireyselleşme süreci sona erer.
Çünkü insan, Dünya’ya, hatta evrene dışarıdan bir gözle bakmaz; bizzat içindedir. Carl Sagan da bunu söylemek istemiştir. Biz de evrenin bir parçasıyız ve bu parça, evrenin kendisini algılayabilmesinin yollarından sadece biri. Bu sözler de ayrı gibi gözüken şeylerin aslında aynı bütünün, tek parçalılığın, yekpareliğin olduğu Balık sembolizmiyle gayet de uyumludur.
O hâlde Balık burcunun dünyaya gelme amacı nedir?
Bence Balık, kendi varlığını bütünden ayrıymış gibi sanan bilincin, esasen bütünün, yani kozmosun, yani tekliğin tıpatıp kendisi olduğunu hatırlamasıyla ilgilidir. Carl Sagan’ın söylediği, kozmolojik bir metafor olarak Balık burcuna yakışacaktır. Demek ki Sagan’a göre biz, kozmosun kendisini bilme yollarından biriysek, göksel sembolizme göre de Kozmos, Balık’ın vesilesiyle kendini hatırlatır. Âlâ, diyebiliriz. Gökyüzünde balık göstergeleriyle doğan insanların haritalarını incelediğimde, hakikaten de bu insanların içten içe, özellikle sezgileriyle ve onlara doğuştan verilen bütünlük hissiyle tüm mevcudiyeti fark ettiklerini görebiliyorum. Fakat şu var: Balık, bu bütünlüğe varmadan önce kendi sınırlarını eritir. Başka insanlarla aralarında olan sınırları da kaldırmak isterler; bazen kaybolurlar, kaybolmayı dilerler, bazense ben-sen ayrımı yapamamalarından ötürü bulanıklaşır veya sislenirler.
Koşullar da onlar için kalkar. Zaten Balık’tan bahsediyorsak, herhangi bir eylemin koşullu yapılabiliyor olması söz konusu dahi değil. Bu sebepten de yardımlaşma, muhtaçlara el uzatma, birisini kurtarma veya kurban olma hep Balık ile ilgilidir.
————————————————————————————-
Balık, kendisini hayalle ve şiirle besler. Aşkınlık esasında Balık’tan doğmadır. Bizzat kendisine atfedilir. Şiir ve Balık burcu da birdir. Balık, şiiri kendisinde barındırır. Çünkü şiire bilinç erişemez. Tıpkı Balık’ta olduğu gibi…
Bu sıralar TRT Radyo’da Dostoyevski’nin Yeraltından Notları’nı dinliyorum. Kitapta kahramanımız bilinçle ilgili şunu diyor: “Sadece bilinç fazlalığı değil, bilincin kendi dahi bir hastalıktır.”
Evet, katılıyorum. Neden mi?
Daha geçenlerde bilinç ve bilinç dışı üzerine bir program yaptım. Bilirsiniz ki astrolojide Güneş, bilinç; Ay ise bilinç dışıyla temsil edilir. Jung’un bilinç ve bilinç dışı kavramları üzerinden düşündüğümüzde, bana kalırsa bilinç, suya düşmüş fotoğraf makinemizin içinde kalan son birkaç fotoğrafı kurtarma çabamızdır. Oysaki bilinç dışı, tüm kozmosu içinde barındırır ve kolektif bilinç dışına her an bağlıdır.
Ay, Neptün ve Jüpiter bu sebeple iyi geçinirler. Birbirlerini besler, bilinç dışındaki her kaydın aktarımını kendi aralarında yapmaktan büyük zevk alırlar. Bunu söylememin elbette bir sebebi var: Ay, bireysel bilinç dışı; Jüpiter ve Neptün ise kolektif bilinci temsil eder. Tabii burada Jüpiter için söylediklerim, klasik astrolojiye göre ve bu gezegenin bütünlükle bağlantılı olmasına dayanıyor.
Bilinç dışı, bizim sandığımızın aksine çok daha büyük bir alanı kaplar. Kendisi kozmosun kendisidir. Her varlığa durmaksızın tüm kayıtları taşır. Bu sebepten 21. yüzyılda Jung’u alaşağı etmeye çalışan, sözde rasyonalizme bel bağlamış psikolog ve psikiyatristlerin daha öğreneceği çok şey var. Jung’u merdiven altına indirgemeye çalışmadan önce yapılacak ilk iş, onun bakış açısını kavrayabilmek için kitaplarını okumak, anlamak ve özümsemektir. Zaten bir disiplin hakkında bilgi sahibi olmadan, derinliğini kavrayamadan eleştirilerini ulu orta yerde söyleyen insanları anlamakta güçlük çekiyorum bazen. Dediğim gibi, bazen. Bunu elbette öncelikle ilgilendiğim bir disiplin olan astroloji için söylüyorum. Dört yılı aşkın süredir durmaksızın öğrendiğim şeylerin hiçbirini bilmeyip üstüne sadece kendi alanlarından yaklaşarak ortaya koydukları astroloji söylemlerini ciddiye almıyorum. Şey’in kendisine dair eleştiri getirmeden önce Şey’in kendisinin kavranması gerektiğini günümüz felsefecileri benden çok daha iyi bilirler. Neticede felsefeci olan ben değilim. Her neyse. Şiirden, danstan, hayalden ve Balık’tan bahsetmek istiyorum sadece.
Çünkü biliyorum ki bu sembolizmler, bizim iliklerimizde, geçmişin kayıtlarında, ilk insanların dillerinde, şarkılarında ve danslarında hep vardı. Rousseau’ya göre ilk insanlar şiir gibi konuşuyordu. Yani Balık gibi. Her şeyin her şeyle bir olduğu hissiyatıyla… Belki düşüncesiyle… Ama konuştukları dil, şiir diliydi. Balık’ın diliydi.
İnsanın henüz yerleşik hayata geçmediği, ikiliği öğrenmediği, sen ve benin bölünmediği, her şeyin birbiri içinde yer değiştirdiği ve çevrildiği bir dünyada Balık Çağı yaşanıyordu. O zamanlar gökyüzü daha aydınlıktı. Bir kere elektrik yoktu. Güneş battığında, evrenin tüm ışıltısı Dünya’ya gözükürdü. Yorucu bir günün ardından yüzünü göğe dönen insanlar, hiç durmadan hareket eden fakat bazen de olduğu yerde duran gök cisimlerinin ihtişamı karşısında şaşakaldılar. Hiç durmadan göğü izlediler. Melih Cevdet’in sezdiği gibi, “Gökyüzünden başka çağ yoktur.” mısrasını o dönemdeki insanlar yaşayabiliyordu. Önce onlara en yakın olan Ay’ı… Hiç durmadan büyüyen ve küçülen o cisme âşık oldular. Onu tüm hâlleriyle resmettiler. Ortaya çıkan resimlerle hayatlarını birleştirdiler ve anlam doğdu. Göğün ve yerin dansı işte o zaman başladı.
Şimdilerde geceler fazlasıyla aydınlık. Biliyoruz ki bu aydınlık, yapay bir aydınlık. Şu an dışarı çıktığımda gökyüzünde görebileceğim gök cismi sayısı yirmiyi geçmez, o da şansım yaver giderse şayet. Bu bana acı veriyor. Balık’tan, bilinç dışımdan koptuğum, koparıldığım için acılar içinde kıvrandığım zamanlar oluyor.
Size fazla mı geldi bu söylediklerim, sevgili okurlar? Elbette gelebilir. Fakat iki buçuk yıl öncesine kadar yıldızların üstümü örttüğü geceleri yaşadım. Ve insan, geceleri yıldızlara ne kadar yaklaşırsa kendisine de bir o kadar yakınlaşır. O yakınlaşmanın kendisinden ziyade, Balık’a özgü bir kabullenişle ve koşulsuzlukla, bütünlüğün, yani kozmosun, gün yüzüne çıktığını görüp huzurlu geceler geçirebilir.
———————————————————————————–
Balık burcu, insanı paramparça da edebilir. Bu parçalara ayrılma hâliyse en çok şairlerde görülür. Demin de demiştim. Şair, aşkın olandır çünkü şiir aşkındır. Sözcükler şiire yöneliyorsa, bil ki Balık’ın alanındasındır. Hakikatin bir anda beş duyunu da kapsayan ve onu aşan şekilde yayıldığını gördüğünde bir tat gelir ağzına. Kendinin ayırdına varamaz olursun. Kim çıksa karşına, onunla birleşmek, bütün olmak istersin. Ne yazık ki istediğin şey; var olan, ismi konulan, dizayn edilen bu dünya düzenine uymaz ve uyumsuzluk bir deprem yaratır sende. Sendelersin. Bir önceki burca, Kova’ya, hem indirgenir hem de yükselirsin. Dahi ve deli arasında. İkisini de süzen, anlayabildikleri yerde dahi, sözcükler harmanlaştıysa deli ilan edilir, kendi yarattığın şapelin içinde sabahlara dek ağlarsın. Çok acıklı bu söylediklerim, biliyorum. Balık olmak demek, eğer ki koşulsuz bir kabulleniş söz konusu değilse, hiç bitmeyecek bir acının kurbanı olmak demektir. Elbette bu sembolizmleri taşıyanlar, kendisinden daha büyük bir bütünün parçası olduğunu hissederek yaşarlar. Fakat çevrelerinde gördükleri o bütünü kendi omuzlarında ağırlaştırır. Neticede de o yük o kadar ağırlaşır ki oldukları yere yığılır, niye böyle olduğunu sorgulamaya başlarlar. Oysaki sorgulamak, analiz etmek… Bunlar Balık’a özgü sembolikler değildir. Peki, ne olur da benliğini bıraktığını sanan Şair, yani Balık, en yoğun eleştirilerin göbeğinde, her şeyin analiz edildiği zihinsel bir distopyanın içinde bulur kendini? Hoş geldiniz, artık Başak burcunun alanındasınız.
Bazı Balık burçları, her şeyi o kadar çok analiz eder, hata yapmaktan korktukları için harekete geçemez ve hatasız olabilmek için mükemmeliyetin peşine düşerler ki, bu kişilerin nasıl Balık burcu olduğunu anlamakta zorluk çekeriz. Bunun açıklaması aslında çok basit. Her burcun bir karşıtı vardır. Karşıtlar birlikte bütün olabilirler. Diğerini reddedemeyiz ve onun olumlu özelliklerinin bizim de bir parçamız olduğunu bilmeliyiz, tıpkı olumsuz sandıklarımız gibi. İşte bir Balık burcu, kendi amacından uzaklaştığı anlarda kendi burcunun olumsuz özelliklerine yöneleceği gibi, karşıt burcu olan Başak’ın da olumsuz özelliklerini benimseyebilir. Bu yüzden bazı Balık burçları fazlasıyla analitiktir. Her şeyin zihinsel olduğuna dair öyle argümanlar geliştirirler ki kendi benliklerini yitirmekten korkup bir başkasına teslim olmaktan ölesiye korkarlar. Her şeyi akılla açıklamaya çalışırlarsa Balık’ın sezgilerini unuturlar. Böylece kozmosun o bütünlük hissini hiçbir zaman deneyimleyemezler. Bazen de Balık’ın gölge olarak adlandırılan özelliklerine o kadar çok kapılırlar ki kendilerine bir hayal dünyası yaratıp yaşamı o dünyaya göre anlamlandırırlar.
Bense bu burcun özelliklerini olumlu ve olumsuz olarak adlandırmakta esasen çekiniyorum. Çünkü bu özellikleri tek bir çemberin içinde toplamak, onları bir bütün olarak algılamak ve herhangi bir ikiliğin içinde değerlendirmemek; yalnızca yaşamda bir renk, şiir, çiçek, taş olarak görmek istiyorum. Biliyorum, dünya ikilikten ibaret. Nasıl ki demin Başak’ın olumsuz özelliklerini yaşayan biri diye pek çok cümle kurduysam, şu anda artık geçmiş olan cümlelerimin yerine başka bir tanımlama getirebilirim. Bundan korkmuyorum çünkü ikiliğin bir an önce yıkılmasını diliyor ve bunun için de önce Transit Pluto Kova zamanını yaşayıp akabinde Transit Pluto Balık ile birlikte ikiliğin bu dünyadan yok olup gideceğini umuyorum.
Tüm bunların ötesinde, ister gölge ister olumsuz ister olumlu olsun, şimdi size Balık arketipine uygun Rus edebiyatının nadide yazarlarından biri olan Dostoyevski’nin Beyaz Geceler adlı eserindeki ana kahramanımızdan bahsetmek istiyorum. Çünkü bu eserdeki kahramanımız, Balık arketipini fazlasıyla bize yansıtıyor.
Öncelikle bu kitapta ana kahramanımızın ismini hiç bilmiyoruz fakat ikinci kahramanımız olan Nastenka’nın ismi kitapta 138 kez geçiyor. Kahramanımız; Petersburg sokaklarında dolaşan, hayaller kuran, hatta kurduğu bu hayalleri gerçeklerle örtüştürüp sistemin ortasına çomak sokan, fakat hiç kimsenin bundan haberdar olmadığı ıssız adımların toplamı gibidir. Ona en çok neyi seviyorsun diye sorsak, muhakkak bize “hayal etmek” diyecektir. Hayalin tanımını bizzat kendisi yapıyor kitapta:
“Hayalcinin tam bir tanımını yapmak gerekirse; insandan çok, ara kademe bir yaratık demek yerinde olur. Oturmak için çoğu zaman cehennemin bucağındaki yerleri seçer. Gündüz ışığından kaçmak istiyormuş gibi oralara sığınır.”
Bu cümleler bile kahramanımızın hayal dünyasının içinde kendini bulmuş olabileceğini, mutsuzluktan ziyade bunun bir yaradılış olarak kendisinde zuhur ettiğini hiç çekinmeden dile getiriyor.
Elbette Balık burcunun tek sembolizmi “hayaller” değil. Yazının önceki bölümlerinde de söylemiştim, Balık burcu Jüpiter ve Neptün gezegenlerinin burcu sayılıyor. Bu iki gezegenin sembolizmlerinin Balık burcunda toplanması, Balık burcunu daha da ilginç yapıyor.
Astronomik olarak Neptün, yakın bir zamanda keşfedildi. Bu tarihten itibaren Neptün’e ait sembolikler Balık burcuyla birleşmeye başladı. Fakat daha öncesinde, yani klasik astrolojiye göre, Jüpiter hem Balık burcunun hem de Yay burcunun yönetici gezegeni olarak işlev görüyordu. Neptün’ün 1846 yılında keşfedilmesiyle birlikte Balık burcu Neptün’e daha çok uygun görüldü.
Bugün, modern astrolojiye göre hâlâ Jüpiter’i iki burcun yönetici gezegeni olarak harita analizlerimde kullanmakla birlikte, Neptün’ü de hesaba katarak yorumlarımı yapıyorum.
O hâlde Balık burcunu hem Jüpiter hem de Neptün gezegeni etrafında düşünüp akabinde de bunu Beyaz Geceler’deki isimsiz kahramanımıza uyarlayabiliriz.
Öncelikle Jüpiter ile başlayalım. Balık burcunun klasik yöneticisinin Jüpiter olduğunu söylemiştim. Aynı zamanda Yay burcunun da klasik yöneticisidir. Şu var ki sevgili okurlarım; Jüpiter, Yunan mitolojisinde Zeus’a karşılık gelir. Zaten bizler gökyüzündeki gezegenlere Roma mitolojisindeki tanrı ve tanrıçaların isimlerini vermişiz. Bunların karşılığı diğer toplumların mitlerinde de vardır. Jüpiter’in Yunan mitolojisindeki karşılığı da Zeus’tur.
Zeus ile ilgili muhakkak az çok bir şeyler duymuşsunuzdur. Bizim sevgili çapkın tanrımız; babası Kronos’un, yani Satürn’ün gazabından kurtulan ve kardeşlerini özgürleştirerek evrene düzeni getiren tanrı olarak karşımıza çıkar. Nitekim Kronos tüm çocuklarını yuttuğunda, eşi Rhea bu yok oluşa dayanamayıp Zeus’u saklamıştır. Günü geldiğinde de Zeus babasını cezalandırmış ve gökyüzünün yeni hâkimi olmuştur.
Nedense Zeus, her şeyin hâkimi olunca havalara girer. Tek başına tanrıça olarak var olan pek çok figürü kendisiyle birleştirip dişil olanı ikincil duruma sokar. Misal, Hera’yı… İkisi evlidir fakat biz Hera’yı hep kıskanç, cezalandırıcı ve her ne olursa olsun Zeus’un eşi olmaktan öteye geçemeyen bir tanrıça olarak görürüz. Çünkü Hera, Zeus’un yanında ikincil yani arka planda kalmıştır sevgili okurlar. Bu da elbette başka bir programın konusu.
Ama burada anlayamadığım şey şu: Balık gibi bir burcun nasıl oluyor da düzen koyucu bir tanrı olan Zeus ile ilişkilendirilebiliyor? Jüpiter’in, yani Zeus’un, Yay burcuyla ilişkilendirilmesini anlayabilirim çünkü Yay burcu eril ve ateş grubuna mensuptur. Balık ise dişildir ve elementi de sudur. Burada devreye ataerkil transformasyon giriyor. Çünkü toplumlar, ataerkil transformasyona girmeden önce anaerkil, diğer bir deyişle tanrıça kültü üzerinden bir yaşam sürüyordu ve muhtemelen o zaman Balık burcu zaten tanrıçaya özgüydü. Fakat ataerkil transformasyonun, özellikle Hint-Avrupa kökenli ataerkil toplumların yaptıkları baskınlar sırasında, pek çok mitolojik kahramanı erilleştirmiş olması mümkün. Balık burcunun da bundan nasibini almış olması çok olası.
Balık’ın diğer yönetici gezegeni Neptün, Yunan mitolojisine göre Poseidon’dur ve o da bir tanrıdır. Oysaki Balık’ın kendisi dişildir. Bu yüzden bu konuyu ataerkil dönüşüm adı altında başka bir programda daha detaylı anlatmak istiyorum. Fakat yine de Poseidon’un denizlerle olan bağını ve Jüpiter’in genişleme, büyüme gibi anlamlar taşıyarak bizi bazı sonuçlara ulaştırdığı gerçeğini yok saymıyorum.
Şimdilik bilmeniz gereken, Balık’ın iki yönetici gezegeni olması ve temsil ettiği anlamlar nedeniyle bu gezegenlere atfedilmesidir. Özellikle dağılma, birleşme, kaybolma, kurban ve kurtarıcı olma, hayaller, kolektif bilinçdışı, fedakârlık, bağımlılık, idealizasyon… Bu sembolleri çoğaltabiliriz. Beyaz Geceler hikâyesinde de keza kahramanımız bu sembollerle donatılmıştır. Hatta kitabın bir bölümünde, “Merhaba, nasılsınız?.. Ben de iyiyim. Bana mayısta bir kat ekleyecekler! Yahut: ‘Sağlığınız nasıl? Ben yarın onarıma giriyorum…’” gibilerinden konuşmalar vardır.
Bu cümleler bile bize, kahramanımızın cansız varlıkları konuşturmasına ve etrafını hayallerle bezediğine örnek gösterilebilir. Hatta Petersburg sokaklarında her ne kadar fiziksel olarak bulunuyor olsa da zihnen kurguladığı hayal âleminde yüzer. Gerçeklerle değil, idealize edilmiş senaryolarla hayatını yaşar. Nastenka ile konuşmalarında da kendini bir hayalci olarak tanımlar. Özellikle 1959 yılında Ivan Pyryev’ın yönetmen koltuğuna oturduğu White Nights filminde kahramanımız, uzandığı koltuğunda hayalden hayale adeta gezinir. Filmde de kahramanımızın hayalciliği gözler önüne serilir. Ben filmi Türkçe altyazılı şekilde bulamadım. YouTube’da İngilizce altyazılı olarak izleyebilirsiniz. Dili bilmeseniz de çok rahat bir şekilde olay örgüsünü kavrayıp görsel bir şölen sunan bu filmde Balık arketiplerini görebilirsiniz. Ayrıca benim de Tehnelli TV adında kitap seslendirmeleri yaptığım bir sayfam var. En son Beyaz Geceler’i seslendirdim. Balık burcunun bir karakter üzerinde nasıl canlandırıldığını dinlemek isterseniz sayfama beklerim.
Evet, sevgili okurlar, bugün size Balık burcunu pek çok yanıyla anlattım. Sonraki programlarda Balık burcunu anlatmaya devam edeceğim. Çünkü Balık burcuna dair dünyada sayısız sembolizm var. Eğer bu sembolizmlerin ne olduğunu kavrarsak o zaman bu burcu özümsemek bizim için çok daha kolay ve eğlenceli olacaktır.
Bir sonraki programda görüşmek dileğiyle…
Hoşça kalın.
